Tanrı haline gelen bir çocuğun hikayesi: Robbie Fowler

Kenny Dalglish’in sürdüğü beyaz Mercedes, Toxteth yolunda ilerlerken, yanında oturan genç Everton taraftarının kariyeri yalnızca tek bir yöne ilerleyebilirdi. Robbie Fowler, bir mavi olarak büyümüştü. Fakat King Dalglish, Liverpool’un dışındaki bir otobüs durağında durup onu eve götürmeyi teklif ettiğinde bunu reddetmesi mümkün değildi.

SkySports’un ‘Football’s Cult Heroes’ podcast serisinden çevrilmiştir.

O zamanlar Liverpool’un menajeri olan Dalglish, evine bıraktığı mütevazi öğrencinin, kendisine ait rekorları kıracağını ön göremezdi. Ama iyi bir fikri vardı…

The Anfield Wrap’in editörü Gareth Roberts şöyle anlatıyor; “Onun nasıl bir yetenek olduğunun farkındaydılar. Liverpool’da olmasını istediler, Everton’da değil.”

Bilmedikleri şey ise sahip olduğu karakterdi. KOP tribünlerinin aşık olup tapacağı arsız bir gülümseme…

İşte Totexth’ten çıkıp “Tanrı” haline gelen bir çocuğun hikayesi…

Tanrı haline gelen bir çocuğun hikayesi: Robbie Fowler

“Şehrin kahramana, bir ikona ihtiyacı vardı.”

1990’ların başında Liverpool şehri acı çekiyordu. Futbol kulübü yirmi yıl süren rakipsiz zenginliğin tadını yeni deneyimlemişken, şehir dağılmaktaydı. Endüstriyel huzursuzluk ve artan işsizlik söz konusuydu. Henüz altı yaşındaki Fowler, 81 yılındaki Toxteth isyanlarına kendi sokağında tanıklık etmişti.

Demir Leydi Margaret Thatcher’ın Muhafazakâr hükümeti, bölgenin gerilemesinden sorumlu tutuluyordu. “80’lerde ve 90’ların başına gelinirken burası fakir bir yerdi. 70’lerin sonu ve 80’lerin başında rıhtımlar kapanmış, endüstri uzaklaşmıştı.” diyor Tony Evans.

“90’lar, birçok yönden şok içinde geçirdiğimiz Hillsborough sonrası dönemdi. Çünkü 1989’da olanların etkisi hala çok büyüktü. Yaşananlardan kaçıyorduk. O noktada asla çözülecek gibi gözükmüyordu.”

Şehir yas tutarken Liverpool kulübü, Arsenal, Leeds ve Manchester United güçlendikçe İngiliz futbolundaki hakimiyetini kaybediyordu. Hillsborough’nun muazzam yükünü taşıyan Dalglish, Şubat 1991’de istifa etmişti.

Evans’a göre takım bir anda “Ligin en baskın takımı olmaktan çıkarak Premier Lig’in ikinci takımı olmaya doğru giden bir sarmalın içine düşmüştü. Şehrin bunu tersine çevirebilecek kahramana, bir ikona ihtiyacı vardı.”

İşler hayli kasvetli bir hal alırken, akademi seviyesinde yerel bir yeteneğin haberleri yayılmaya başlıyordu. Gareth Roberts; “O dönem kalecilik yapan bir kapı komşumuz vardı ve bir maçta Robbie’ye karşı oynamıştı. Robbie onu orta saha çizgisinden avlamıştı.” diyor.

“Sürekli olarak bize onun inanılmaz olduğunu, ne kadar harika bir oyuncu olduğunu, sahada istediği her şeyi yapabildiğini anlatıyordu. Taraftarlar olarak ona sahip olmanın ve buna rağmen onu kullanmamanın nasıl bir his olduğunu anlayamamıştık. Eğer genç takım için bunu yapabiliyorsa, A takıma çıkartalım, onu ve nasıl oynadığını görelim dedik.”

Liverpool taraftarlarının çok fazla beklemesi gerekmeyecekti!

İngiltere 18 yaş altı Milli Takımıyla 1993 Avrupa Şampiyonası’nı kazanırken gol kralı olmuş, Liverpool formasıyla ilk golünü Lig Kupası’nda oynanan maçta Fulham’a karşı atmıştı. Fakat 18 yaşındaki Fowler’ın damgasını vurduğu maç turun ikinci ayağındaydı. Anfield’da konuk ettikleri Fulham’a karşı alınan 5-0’lık galibiyetteki tüm goller onun ayağından çıkmıştı.

Roberts, “Basının hemen üzerine atladığını hatırlıyorum” diyor. “Basın neden haber yapmasın ki? Şehrin kendi çocuğu inanılmaz bir performans ortaya koyuyordu. Bu çok ihtimal verilen bir şey değildi. Kesinlikle rüya gibi gelmişti.”

Üstünde toplanan ilgiden hiç etkilenmeyen Fowler, soyunma odasındaki tecrübeli isimlere kendini kısa sürede kanıtlamıştı.

80’lerde Liverpool formasıyla şampiyonluk yaşayan isimlerden olan John Barnes, “Robbie özellikle göz alıcı bir oyuncu değildi. Karşınızda 1.93’lük boyuyla hava toplarında iyi, çok hızlı ya da yetenek dolu bir oyuncu görmüyordunuz” diyor.

“Fakat onu antrenmanda izlediğinizde gördüğünüz tek şey topu ağlarla buluşturacağı olurdu.”

“Pek çok insan bunu nasıl becerdiğini anlayamadı. Sadece doğru zamanda doğru yerde olma becerisine sahipti. Sol ayak, sağ ayak vuruşlar yapar, uzaklardan kafa golleri atardı. İnanılmaz bir bitiriciydi.”

İlk sezonunda 18 gol atan ve sırıtmayı çok seven bu çocuk, çoktan ülke çapında dikkatleri üzerine çekmişti. Henüz 19 yaşında olan Fowler’ın hayatında çok az şey değişmişti. Yaşanan kısıtlı değişimi daha sonra kaleme aldığı otobiyografisinde şöyle ifade ediyor Fowler: “Gidip kendime patates kızartması almak istediğimde tamamen benim fotoğraflarımla kaplı olan gazetelere sarılı olarak veriliyordu.”

Fowler’ın ligin en elit bitiricilerinden biri olduğu 94/95 sezonunda kesin olarak kabul görmüştü. George Graham’ın meşhur Arsenal’ini Premier Lig tarihinin en hızlı hat-trick’ini yaparak mahvetmişti. 2015 yılında Sadio Mane bu rekoru kırana kadar 20 yılı aşkın bir süre rekoru elinde bulundurmuştu.

Roberts, Fowler’ı betimlerken “Bir buz kadar soğukkanlıydı” diyor. “Robbie asla kime karşı oynadığını düşünmezdi. Bunun üstüne kafa yormazdı. Rakip kimmiş, rakip savunmacılar kimlermiş, hatta ve hatta maç nerede, ne zamanmış gibi detaylara bile takılmazdı. Sadece vurup gol atar, vurup gol atar ve vurup bir gol daha atardı. Bunu da sayısız kez tekrar ederdi.”

Saha içinde olduğu gibi saha dışında da bir ikon haline gelmeye başlamıştı diyor Evans. “Ona baktığınızda ‘bu çocuk bizi ait olduğumuz yere, olmamız gereken yere götürebilir’ derdiniz.”

95/96 sezonu sona ererken Fowler, çıktığı 110 maçta 67 gole imza atmış ve arka arkaya ikinci kez “Yılın Genç Oyuncusu” ödülünü kazanmıştı. Yalnızca kült bir kahraman değil artık bir “Tanrı’ydı”.

“İlk başta bizim için “Tanrı” Dalglish olduğu için biraz sorun yaşadık. Bazıları ona “Kral” olarak sesleniyordu fakat o bundan çok daha fazlasıydı” diyor Evans. “Robbie “Tanrı” lakabını almıştı ve neredeyse doğa üstü şeyler yapabiliyordu.”

“Kimse gördüklerine inanamadı. Daha fazlası olmalı diye düşündük. Onda ilahi bir şey, dünya dışı bir şey olduğunu düşünüyorduk. Yaptıklarını gördükten sonra sahip olduğu lakaba şaşırmamalı.”

Barnes için bu, İngiliz futbolundaki büyük bir değişimi temsil ediyordu; “Bence Robbie’yle beraber futbolun bireysel yönü ön plana çıktı. Taraftarlar, bireyleri takımdan daha çok takdir eder hale geldi. Takım ligi üçüncü ya da dördüncü bitirdiğinde ve başarılı işler yapamadığında bile Fowler her zaman takımın kahramanı olurdu.”

Futbol ve buna bağlı olarak çevresindeki her şey değişiyordu. 90’ların ortasında yaşanan kültürel patlama, eğlence endüstrisinin giderek daha fazla talep edildiğini göstermişti. Geride kalan yirmi yılda futbolu mahveden holiganlık etiketi dağılmış, futbol bir kez daha moda haline gelmişti. Herkes bundan bir parça almak istiyordu.

Bir başka eski Liverpool oyuncusu olan Jason McAteer’a göre futbol: “Bir içki kültürü olmaktan çıkmış ve revaçta olan süperstar kültür haline dönüşmüştü.”

“Hollywood yıldızları gibi muamele görüyorduk. Bize süperstar gözüyle bakıldı. Televizyonlarda reklamlar çekiyor, dergilere, mısır gevreği kutularına konuyorduk. İnsanlar isimlerimizi konutlarına veriyordu.”

Robbie Fowler bu geçişi sağlayanlardan biriydi. Ancak saha içi ve saha dışında bir meteor gibi yükselen hayatı sorunsuz değildi. Fowler ve Spice Girls üyesi Emma Bunton arasındaki asılsız bir dedikoduya dayanan romantizm spekülasyonları, onun ve takımdaki yakın arkadaşlarının “Spice Boys” olarak etiketlenmesine sebep oldu. Jason McAteer’da o isimlerden biriydi.

McAteer: “Bence bu çok zarar verici bir tabirdi.” diyor. “Bunu hiç sevecen bir tabir olarak bulmuyorum. Gerçekte kim olduğumuzla hiçbir ilgisi yoktu.”

Rakipleri Manchester United’ın Premier Lig’i domine etmeye başlaması ve 96 yılında son dört sezonun üçünde şampiyonluğunu kazanması sonrası Liverpool oyuncularının imajı sorunlu hale gelmişti.

“Biz asla Spice Boys olmadık!”

Oyunculara yapılan “Spice Boys” yakıştırması McAteer’e göre asla doğru ve kabul edilebilir değildi. Ona göre her şeylerini vermiş, en az herkes kadar fazla çalışmışlardı. Buna rağmen bazı gerçekleri kabul etmek gerekiyordu; “Genç United’ın 92 sınıfına karşı gerçekten yetersiz kaldık. Eric Cantona takıma getirilmişti. Bize çok benziyordu ama sahip oldukları fark zihinsel yapılarıydı. 95 ya da 96 yıllarını izlerseniz geniş ve akıcı futbol bakımından ligin tartışmasız en iyi takımıydık.”

Barnes, lig şampiyonluğu kazanmanın gerektirdiklerini bilen bir oyuncu olarak yenilenen ve üne dayalı olarak büyüyen futbol kültüründe Liverpool oyuncuların haksız yere etiketlendiğini düşünüyor.

“Takımın kıdemli oyuncusu olarak her zaman takım arkadaşlarımı, takım için doğru olana teşvik etmeye çalışıyordum. Ama o zamanlar futbol farklıydı.” diyor Barnes. “Liverpool’lu çocuklar asla “Spice Boys” olmadılar. Onların böyle olduğu, sadece iyi gözükmek, külüplere gitmek istediği fikir saçmalıktı. Durum hiçbir zaman böyle olmadı.”

Spice Boys’un kötü davranışları ulusal basının gündeminde kalmaya devam etti. İçki, kavga ve romantizm hikayeleri gazete sattırıyordu ve oyuncular bir anda paparazziler için bir pazar haline gelmişti.

1996 FA Cup finalinde Liverpool’un Manchester United’a kaybetmesi sonrası Londra’daki Emporium gece kulübü sponsorluğundaki takım otobüsü ve onun renkleriyle eşleşen krem rengi Armani takım elbiseleri medyadaki anlatıyı değiştirmek için fayda sağlamayacaktı.

Yeni medya ve olanaklarından tamamen uzak bir dönemi anlatan McAteer: “O zamanlar oldukça erişilebilir durumdaydık. Bugünlerde futbolvuları görmüyorsunuz ama o zamanlar kasabaya inip bir restorana giderdik, gece dışarı çıkardık. İnsanlar bizi görürdü, bir sürü arkadaşımız vardı, gençtik ve kameralı telefonlar, sosyal medya yoktu. Saklayacak bir şeyimiz de yoktu ve çevremizde kendimizi çok rahat hissettiğimiz için dışarı çıkıyorduk.” diyor. “Ama birdenbire kazanamadığınız zaman, bu yaptıklarınız insanlar için bir sorun haline geliyor. ‘Dışarı çıkmamalısın’ veya ‘bunu yapmamalısın’ gibi.”

Ulusal basın olan biteni takip etmeye devam ederken Fowler, Mart 1997’de Liverpool’da grev yapan liman işçilerine desteğini göstermek için üstündeki spot ışıklarını kullandı.

Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda 3-0’lık bir galibiyette takımının son golünü attıktan sonra, formasını kaldırmış, göğsündeki ‘liman işçisi’ sloganını herkese göstermişti. Seaforth Dock’ta grev yapanlarla dayanışma göstermek için gerçekleşen bu olay, ona UEFA’nın 900 sterlin para cezası vermesiyle sonuçlandı. Ancak etkisi çok büyük olmuştu.

Evans; “Bu bir direniş sembolüydü. O bir direniş sembolü olmuştu. ‘Yetkileri alacağız, geri adım atmayacağız’ mesajıydı. Sadece gol atmakla kalmadı, liman işçilerinin arkasındayım mesajı verdi ve KOP’taki herkes de liman işçilerinin arkasındaydı. Anlamıştık. O bizden biriydi.”

“Ona baktığımda, hepimizin vücut bulmuş hali olduğunu görüyordum. Robbie, sizden, benden ve KOP’tan gelen oyuncuydu. Bunu düşündük ve hissettik. Yetkililerin ne düşündüğü umrunda değildi. Liman işçilerine desteğini gösteriyordu. O, bu şehrin ve direnişin vücut bulmuş haliydi.”

Fowler, 96/97 sezonunda 31 gol daha kaydetti. Kariyerinde bunu son kez gerçekleştiriyor olacaktı. Sonraki sezon Merseyside derbisinde yaşadığı ciddi diz sakatlığı, 1998 Dünya Kupası’na katılmasını dahi engellemişti.

Gerard Houiller Dönemi ve Dönüşüm

O yaz, Fowler’ın tedavisi devam ederken, Liverpool’un yönetim hiyerarşisi değişmeye başladı. Altı sezonda alınan tek Lig Kupası yeterli değildi. Eşi görülmemiş bir hamleyle, deneyimli Fransız Gerard Houllier, Roy Evans’ın yanına eş yönetici olarak atandı. Evans’ın 98/99 sezonunun ortasında istifa etmesi sonrasındaysa tam yönetim kontrolü ona geçmişti.

Disiplinli olmasıyla bilinen eski öğretmen Houllier, Liverpool soyunma odasına yeni bir profesyonellik getirmek istiyordu. Evans, “Houiller, Robbie’nin karakterini benimsememişti.” diyor. “Robbie, biraz deli olduğu için şakalar konusunda berbat biriydi. Oysa Houllier, Arsenal’deki Arsene Wenger gibi, futbolun nasıl olması gerektiği, İngiliz futbolunun nasıl geliştiği konusunda tamamen farklı bir görüşteydi. Onu çok daha profesyonel hale getirmeye hevesliydi.

McAteer o dönemi şöyle anlatıyor; “Robbie birçok yönden özgür bir ruhtu. Bu tür bir yönetim altında biraz dizginlenmiş olsa da her zaman kişilik çatışması olacaktı. Her zaman karşı karşıya geleceklerdi.”

“Gerarrd geldiğinde, Spice Boys etiketinin arkasında, sahadakinden çok kulüp içinde bir sorun olduğumuza ve buna değmeyeceğimize kanaat getirmişti. Steven Gerrard, Jamie Carragher, Danny Murphy ve Michael Owen ile yeni bir yapı inşa etmek istiyordu. Birçoğumuz için çok zordu.”

Artık büyük ölçüde spot ışıkları genç ve sansasyonel yeteneğiyle Michael Owen’a kaymıştı. Fowler’ın sakatlık dönüşü attığı 18 gol bu sırada gözlerden kaçıyordu. O sezon attığı 17. Gol tartışmalara yol açacaktı. Eğlence amaçlı uyuşturucu kullandığına dair çıkan söylentiler Fowler’ı kızdırmışı ve o, bunu kendi yöntemiyle düzeltmek istiyordu.

Merseyside derbisindeki iki golün ilkini attıktan sonra Fowler, dizlerinin üzerine çöktü ve sahanın beyaz çizgisini burnuna çekti. Houllier, Fowler’ın sadece takım arkadaşı Rigobert Song tarafından kendisine öğretilen Kamerun ot yeme kutlamasını canlandırdığını iddia ederek, bunun anlamını küçültebilmek için elinden geleni yaptı.

FA ikna olmamıştı ve Fowler’a dört maç ceza verildi. McAteer, “Robbie bu uyuşturucu alma iftirasıyla lekendi ve tamamen yanlış bir suçlamaydı. Ancak bir nedenden dolayı üstüne yapışmaya başladı” diyor.

“Bunu ne kadar ikna ederseniz, o kadar çok insan bunu gerçekten yaptığınızı düşünür. Bu canını çok yaktı. Onu incitti, bizi incitti çünkü öyle olmadığını biliyorduk ve bu onun karakterine yapılmış gerçek bir karalamaydı.”

McAteer o dönem yaşananların adil olmadığını düşünerek anlatmaya devam ediyor; “O gün Everton taraftarının önünde bu hareketi neden yaptığını anlayabiliyorum. Eğer Robbie bir gece dışarı çıktıysa bu Liverpool’da olur. Asla Liverpool’dan farklı bir yerde yemek yemeye ya da gece eğlenmeye çıkmazdı. Dışarı çıktığında ise birçok Everton ya da Liverpool taraftarıyla karşılaşması kaçınılmazdı. Bu taraftarlar onun hakkında varsayımlarda bulundular ve çok hızlı gerçekleşti. Yaşananlar ona çok sinir bozucu geliyordu ve hareketi yapma fırsatı yakaladı. Pişman olmuş mudur? Büyük olasılıkla evet.”

Kazan kaynamaya devam ederken Fowler ateşe bir odun daha atmıştı. Chelsea savunmacısı Graeme Le Saux’a karşı yaptığı homofobik hareket nedeniyle iki maç daha ceza almış, 32 bin sterlinlik bir para cezası da yanına eklenmişti. Olaydan sonra Fowler, Le Saux’ya bir özür mektubu gönderdi ve o gün yaptığı hareketten dolayı pişmanlık ve utanç duyduğunu ifade ediyordu.

Houllier, takımın kontrolünü tamamen ele geçirdikten sonra kendi damgasını vurmaya başlamıştı. McAteer ve David James takımdan gönderilirken, Fowler’ın en yakın arkadaşı Steve McManaman, Real Madrid’in yolunu tutuyordu.

Liverpool’un gündemi yeni bir hücum hattı kurmak üzerine kuruluydu. İngiltere’nin genç ve gelecek vadeden forveti Emile Heskey, Mart 2000’de 11 milyon sterlinlik kulüp rekoruyla birlikte Leicester’dan transfer edilmişti. Houllier’nin planı, Owen ve Heskey ikilisini bir araya getirerek Liverpool’un ligde ve Avrupa futbolunda tekrar rekabetçi hale gelmesiydi.

O günlerde bu hikâyenin bir numaralı aktörlerinden olan Heskey yaşananları şöyle anlatıyor; “Ben 18, Michael 16 yaşındayken birlikte oynamaya başlamıştık. Aslında birbirimize yabancı değildik ve çok daha uzun süredir birlikte oynuyorduk. Birbirimizi daha iyi anlamamız ve hemen harekete geçmemiz açısından bu çok yararlı oldu.”

“İngiltere 18 yaş altı takımı için birlikte Fransa’ya karşı oynuyorduk ve Gerard Houllier menajerdi. Bu plan o zamana dayanıyordu.”

Fowler takımın ikinci kaptanı olarak kalmaya ve katkıda bulunmaya devam ediyordu. Liverpool tarihi 2000/01 sezonunun keyfini çıkartırken Robbie, FA Cup, Lig Kupası ve UEFA Kupası’nı kazanan takıma 17 gollük bir katkı sağlamıştı. Ancak Houllier’nin tercih ettiği partnerliğin Owen ve Heskey olduğu netleşince Fowler’ın geleceğine dair spekülasyonların başlaması kaçınılmazdı.

Heskey; “Aramızda hiçbir zaman bir gerginlik yaşanmadı. Hepimiz oynamak isteyen oyunculardık ve yaşananlar gerçekten bize bağlı değildi. 2000/01 sezonunda çok fazla maça çıktık ve hepimiz oynadık. Robbie, Lig Kupası finalinde ilk 11’deydi ve gol attı. Michael kazandığımız diğer iki kupada, bense şanslıyım ki üç finalde de sahadaydım.” diyor.

“Antrenmanlarda çok iyi anlaşıyorduk. Saha dışında birbirimizin evine gidip geldiğimiz bir ilişkimiz hiç olmadı fakat dürüst olmalıyım ki gayet iyi bir ilişkiydi.”

01/02 sezonu başladığında Fowler’ın yaşadığı hayal kırıklıkları artık patlama noktasına gelmişti. Sezonun açılış maçı ve öncesindeki kupa maçında kadro dışında bırakılması işleri kızıştırıyordu. Bir noktada Houllier ile aralarındaki ilişki acımasız bir hal almaya başlamıştı. Basına yansıyan “Owen dünya klasında, Fowler ise dünya klasındaYDI” şeklinde yansıyan açıklamalar sonrası Fowler hiç de memnun değildi. Houillier, onunla göz göze dahi gelemiyordu.

Durum bu hale gelmişken Leeds United, Kasım 2001’de Fowler için Liverpool’un kapısını çalmıştı. 11 milyon sterlinlik teklif hazırdı. Ufukta 2002 Dünya Kupası vardı ve Fowler’ın zor bir karar alması gerekiyordu; Liverpool’da kal ve Sven Goran Eriksson’un İngiltere kadrousundaki yeri riske at ya da asla ayrılmak istemediğin kulüpten ayrıl.

Yaşananları anlatan Evans; “Bunun geldiğini uzun zamandır görebiliyordunuz fakat yaşandığında yarattığı etkiyi kolay hale getirmiyordu. Owen’ın varlığı ve takımın gidişatı nedeniyle bunu mantıklı göstermek kolaydı. Yaşananlar Fowler’a uygun olandan çok daha farklı bir tarzda gelişiyordu” diyor.

“Takımınız için oynayan şehrin kendi çocuklarını istiyorsunuz. Michael Owen, taraftarlar tarafından asla sevilmedi. Onun liman işçilerine destek veren bir tshirt giydiğini asla hayal edemezdiniz. Owen ne kadar iyi bir oyuncu olsa da bizimle, KOP tribünüyle hiçbir zaman gerçek bir bağ kurmadı. Yani Robbie gittiğinde bu bizim için büyük bir darbe oldu.”

Leeds’e transferi sonrası 23 maçta 12 gol bulan Fowler, 2002 Dünya Kupası’na giden bileti kapmıştı. Bir sonraki sezonda Leeds’in yaşadığı mali kriz, bir anda Fowler’ın 6 milyon sterlin karşılığında Manchester City’e transfer olmasına sebep oluyordu. Sakatlıklar, Manchester’daki büyüyü bozuyordu fakat yine de bazı güzel anlar yaşamıştı.

Manchester United’a karşı derbide attığı golden sonra Liverpool’un Avrupa’da kazandığı 5 kupaya atıfta bulunan bir gol sevincinde bulunmuştu. Bu gol Fowler’ın City için attığı son gol olacak ve kendisinin bile beklemediği bir hamlenin habercisi olacaktı.

“Rafa Benitez, kulübü anlayan oyunculara ihtiyacı olduğunu anladı”

2006 yılında mali olarak çok güçlü olmayan bir Liverpool söz konusuydu. Rafa Benitez’in ise bir forvete ihtiyacı vardı ve yaratıcı olmak zorundaydı.

“Çok fazla parası ve zamanı yoktu. Bu yüzden aradığı takıma değer katacak bir isimdi ve Robbie’yi bu nitelite bir oyuncu olarak gördü” diye anlatıyor Evans.

Futbola ister para oyunu ister romantizm deyin. O noktada ne Fowler ne de City’nin iknaya ihtiyacı yoktu. 30 yaşında, 6 aylık bir sözleşmeyle Anfield’a geri dönüyordu.

“Artık her gün Noel sabahına uyanan bir çocuk gibi hissediyordum” diye anlatıyor o günleri Fowler. Tanrı geri dönmüştü.

Evans’a göre geri dönüşü muhteşem olmuştu; “Rafa, kulübü anlayan oyunculara ihtiyacı olduğunu fark etti. Kalbi bu iş için atan oyunculara ihtiyacı vardı. Biraz kumar, biraz parasızlıktan gerçekleşmişti fakat çok mantıklıydı.”

“Onu yeniden Liverpool formasıyla görmek harikaydı. Herkesin bunu takdir ettiğine eminim. Yedi ya da sekiz yıl önceki kahramanımızı beklemiyorduk fakat onu geri kazandığımız için mutluyduk. Çok erken ayrıldığına, tamamlanmamış bir şeyler olduğuna inanıyorduk.”

Evans’ın anlatısına Roberts’da eklemelerde bulunuyor; “Eskisi kadar iyi olmadığını, hızını, bazı özelliklerini kaybettiğini biliyorduk fakat işte “Bizim Fowler’ımız” buradaydı. Yaşananlar Benitez’in ustalığıydı. Herkesi yeniden ayağa kaldırdı. İnsanları, takımı, her şeyi.”

“Fowler, Liverpool’u, şehri, kulübü, her şeyi seviyordu. Bu çok açıktı. Geri dönmek yerine başka yerlere gidebilir, yurtdışına gidebilir, çok daha fazla para kazanabilirdi. Ama Liverpool’a geri dönüş kokusu ortaya çıktığı an hemen yola koyuldu.”

6 aydan sonra imzalanan bir yıllık sözleşme, Fowler için beklenenden daha uzun bir Anfield vedası olmasını sağladı. Yeni gelen Bellamy, Dirk Kuyt ve Benitez gözünü geleceğe dikmişken, onun varlığı bu süreçte büyük bir destekleyici olmuştu.

Kırmızı renkler içerisindeki son maçı, 06/07 sezonunda Charlton Atletic karşılaşmasıyla oldu. Karşılaşma 2-2 sonuçlanmıştı. Fowler’ın sonraki kariyeri onu Avusturalya ve Tayland’a kadar götürecekti. Hiçbir takımda Liverpool’da elde ettiği kadar başarılı olamasa da 183 gollük Anfield kariyeri onu kulüp tarihinin en büyük golcülerinden biri yapıyordu.

Bugün halen Liverpool tarihinin en çok gol atan altıncı oyuncusu Fowler. Ancak Toxteth’ten çıkıp gelen bu çocuk taraftarlar için gollerden çok daha fazlasıydı. Roberts; “Bu şehirdeki herkesin hayali kulübümüz için oynayabilmektir” diyor. “Yapması gerekenleri yaptı. Hem de çok iyi yaptı. İnanılmaz goller attı, her türlü rekoru elinde tuttu, kupalar kazandı, takım kaptanlığı yaptı. Hepsi inanılmazdı. Evet, etrafında daha fazla yetenek, daha iyi yöneticiler ya da bunun gibi şeyler olsaydı belki daha da fazlasını yapabilirdi.”

Evans, büyük hayranlık duyduğu Robbie Fowler’ın hikayesini sona erdirirken şunları söylüyor; “Bazı açılardan, olması gerektiği kadarını elde edememesi hayal kırıklığı. Zor zamanlarda onu izlemek çok keyifliydi. Maça gitmeyi değerli hale getirdi. Top ona her gittiğinde heyecanlanırdınız ve bu gerçekten onun bize verdiği en büyük hediyeydi. Kalabalıklara enerji verdi ve bize yeniden başarılı olabileceğimizi hissettirdi.”

“Kariyerine dönüp onu sadece kupaları ve başarılarıyla yargılarsanız, bunun zor zamanlarda bir kulüp ve şehir için ne anlama geldiğini yanlış anlamış olursunuz.”

Robbie Fowler’ın hikayesini okudunuz. Bir şehrin ruhu…

Siz de Premier Lig’e, tuttuğunuz takıma ya da hayranlık beslediğiniz oyunculara dair yazılarınızı bizlerle paylaşabilir, “prefields@gmail.com” adresi üzerinden bize ulaştırarak web sitemizde ve Twitter hesabımızda paylaşılmasını sağlayabilirsiniz.